Tıp Bu Değil: 2009 H1N1 Pandemisi

20.10.2012

/ Yazar:

Doç. Dr. Osman Elbek, 1970 yılında İçel’in Tarsus ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Tarsus’ta, tıp eğitimini Çukurova Üniversitesi Tıp  Fakültesi’nde tamamladı. Pratisyen hekim olarak Hatay’ın Samandağ ilçesinde görev yaptı. 2000 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz uzmanı oldu. Ardından Eskişehir Kızılay Tıp  Merkezi’nde, Gaziantep SSK Bölge Hastanesi’nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uzman hekim olarak görev  yaptı. Halen Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs  Hastalıkları Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Tıp bu değil‘den alındı

 

Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar son yıllarda dış politikada Neo-Osmanlıcılık hayallerine kapılmış ve dahası Birleşmiş Milletler’de etkili ve yetkili bir konuma yükselmek için soykırım uygulamış diktatörleri dahi ülkesinde ağırlamış olsa da, eninde sonunda feodal yapıyla hesaplaşamamış, doğu ile batı dünyası arasında arafta kalmış perifer kapitalist bir ülkedir.

 

Öte yandan Türkiye’nin toplumsal hallerinin temel dinamiğinin yer yer ırkçılığa varan milliyetçilik olduğu da bu topraklarda nefes alma şansına ulaşmış herkesin bildiği ve bizzat tecrübe ettiği bir gerçektir. Milliyetçilik ideolojisinin  temel zehri ise yine herkesin pek çok kez şahit olduğu üzere “Biz Türkleri denek olarak kullanacaklar” söylemidir. Konular değişse de, iktidar partileri farklılaşsa da  Türkiye’de bu söylem hiç değişmemektedir. Dahası ne üzücü ki bu zihniyetin Türkiye “sol” unda da oldukça geniş bir toplumsal karşılığı vardır.

 

İsterseniz bu milliyetçi retoriğe bir de H1N1 pandemisi çerçevesinden bakalım:

 

Hatırlanacağı üzere H1N1 pandemisine bir dönem bu ülkenin Sağlık Bakanlığı koltuğunda oturmuş bir kişi olan Dr. Osman Durmuş’un sözleri damgasını vurmuştu. Hafızalar biraz zorlandığında H1N1 pandemisinin yaşandığı dönemlerde Sayın Osman Durmuş’un H1N1 aşısının Faz-1 ve Faz-2 sonuçları bulunmadığını belirterek yapılacak aşı kampanyasında “İnsanımız denek olarak kullanılacaktır” dediği hatırlanabilir (Cumhuriyet Gazetesi, 2009). Ancak ne ilginçtir ki Sayın Durmuş’un yaptığı bu açıklamada, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık gibi dünyada emperyal gücü temsil eden ülkeler başta olmak üzere Kıta Avrupa’sındaki pek çok emperyal ülkenin de tıpkı Türkiye gibi H1N1 pandemisi için aşı kampanyası yaptığı bilgisi yer almadı. Eh bu “eksiklik” de  kanaatimizce anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü milliyetçiliğin temel amacı topluma doğru bilgiyi iletmekten ziyade, her konuda hayali “öteki”ler ve “düşman”lar yaratarak toplumsal paranoyanın devamını sağlamak değil midir?

 

Öte yandan H1N1 pandemisi bu toprakların başka bir temel özeliğinin dezenformasyon olduğunu da kanıtladı. Çünkü hatırlanacağı üzere aynı açıklamada Sayın Durmuş, Körfez Savaşı sırasında Amerikalı askerlerin vücudunun %95’ini tahrip eden katkı maddesinin H1N1 aşısında da olduğunu ifade etmişti (Cumhuriyet Gazetesi, 2009). Oysa H1N1 aşısına hem etkinliğini yükseltmek hem de aşının virüsün minör antijenik değişimlerine karşı  da koruyucu olmasını sağlamak amacıyla konulan skualen maddesinin böylesi bir sonuca yol açmadığı herkesin isterse ulaşabileceği bir bilgiydi.

 

Yine benzer bir durum, H1N1 aşısında bulunan cıva konusunda da yaşandı. Aşıda bulunan civanın otizme yol açacağını iddia edenlerin -ki bu iddialar pek çok internet forumunda  hızla yayılmış ve efsane haline gelmişti. (Eczacının sesi, 2009)- civa (thiomersal) konusunda söylemediği bir gerçek vardı: Halk arasında cıva olarak adlandırılan thiomersal iddia edildiği gibi sadece H1N1 aşısında değil aksine hepimizin çocuklarımıza güvenle yaptırdığı aşıların içerisinde de bulunmaktaydı. Yine iddiaların aksine, bugüne kadarki bilimsel veriler thiomersal’ın otizm ile ilişkisi olmadığı yönündeydi ve  H1N1 aşısında bulunan civa miktarı, insanda izin verilen limitlerin üzerinde değildi.

 

H1N1 pandemisi vesilesiyle şahit olduğumuz başka bir toplumsal patolojik hal ise bilim insanlarının ve konu hakkındaki uzmanların medyaya çıkma ve televizyon ekranlarında polemik yaratma hevesiydi. Öyle ki bu heves kimi zaman aşının dinen caiz olup olmaması üzerinden, kimi zaman da aşının iktidarsızlığa ya da kısırlığa yol açıp açmadığı üzerinden kendini afişe etti. Eh ne de olsa, Baudrillard’ın ifadesiyle medya kültürünün ve reklamın hayatımızda yer alan her kodu kendi istediği biçimde yeniden belirlediği bir çağın çocuklarıydık... Ve her birimiz, her konuda hakikate değil, medyanın bize sunduğu imgeye, fanteziye ya da ideale ulaşmaya çalışmaktaydık (Baudrillard J 2004). Tüm bu yaşanmışlıkların ardından H1N1 pandemisinin küreselleşen dünyada “dönüşen” sağlıkta gerçekliğin yerini hipergerçekliğin aldığını kanıtladığını iddia edebilir miyiz?..

 

Hırsızın suçu

Her şey bir yana H1N1 pandemisi ve diğer küresel salgınlarda  “hırsızın hiç mi suçu yok”tu?

 

Hiç kuşkusuz elbette vardı, hem de çok vardı. H1N1 pandemisi ve diğer salgınlar hepimize bir gerçeği tekrar kanıtladı: Sağlık alanına ticaret ilişkisi girdiği zaman toplumlar güven krizine düşüyorlardı. Sağlıkta piyasa ilişkilerinin var olduğu bir ortamda herkes, çok uluslu medikal şirketlerin ister aşı ister ilaç olsun, salgını kendi çıkarı için çıkarmış olabileceği ya da aşının veya ilacın gereksiz yere tüketilmesi için salgının medikal endüstri tarafından kullanılacağından korkmaktaydı. Hiç çekinmeden ifade edelim ki, medikal endüstri para kazanmak uğruna böylesi bir insanlık dışı yola savrulabileceğini bizzat kendi icraatlarıyla geçmişte pek çok kez kanıtlamıştı. O nedenle bu tür pandemileri ve salgınları hayali “öteki”ler yaratıp toplumdaki düşmanlığı çoğaltarak  ya da var olan bilgileri dezenforme ederek ya da sorunu magazinleştirerek çözmemiz olanaklı değildir. Aksine çözüm, tüm Dünya halklarının yaşama hakkının küresel düzeyde ticari kaygıların ve devletlerin hükümdarlığının ötesinde kamunun güvencesine almaktan geçmektedir.

 

Daha önemlisi, görmek zorundayız ki sermaye, pandemiye/salgına neden olan sağlık olaylarında dahi H1N1 aşısını ilk üreten şirketin de açıkladığı gibi “yoksul ülkelere parasız verilecek tek bir doz bile aşımız yoktur” diyebilecek kadar insansız ve insafsız bir noktadadır (Reuters 2009). Ayrıca hiç unutmamak gerekir ki; H1N1 pandemisinde sigorta şirketleri sorunu “katastrofik risk” olarak adlandırarak, sigortalıların H1N1 ile ilgili sağlık masraflarını karşılamayacaklarını beyan ettiler (Akşam Gazetesi, 2009). Çünkü sigorta şirketlerine göre herhangi bir salgın hastalık veya afet durumunda çok sayıda sigortalının tazminat istemesi halinde şirket mail açıdan zor durumda kalabilecektir.

 

Son olarak H1N1 pandemisinde de gördüğümüz üzere neo-liberal ideoloji, üçüncü bin yılda devlet yapılanmasını da benzer bir ticari zihniyet dönüşümüne uğratabilmeyi başarmıştır. Kanaatimizce H1N1 veya diğer salgınlar nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuran insanların ceplerinden çıkan “katkı parası” bu zihniyet dönüşümünün hayatımızdaki en somut karşılığıdır.

 

Tüm bu gerçeklerin yanı sıra H1N1 pandemisi Türkiye toplumunun en temel özelliğinin skandal yaşanmaması olduğunu da gösterdi. (Hürriyet Gazetesi, 2009, Radikal Gazetesi, 2009). Gerçekten, lütfen söyler misiniz, dünyanın Türkiye dışında başka hangi ülkesinde küresel bir pandemi için ulusal politika saptayan bir hükümetin başbakanı, kendi sağlık bakanını yalanlayarak, kendi  hükümetinin onca para döktüğü bir aşı kampanyasına karşı çıkabilir ve kendisinin aşı olmayacağını açıklayabilirdi ki? Ve dahası Türkiye dışında başka hangi ülkede, toplumun gözleri önünde yaşanan skandal olmayan bu skandal sonrasında, birbirleriyle kamu önünde taban tabana ters düşen bu iki yetkili de hiç bir şey olmamış gibi koltuklarında sıkıca oturmaya devam edebilirdi ki?

 

Please reload

Son Paylaşımlar
Please reload

Arşiv
Please reload

© 2023 by Natural Remedies. Proudly created with Wix.com

  • b-facebook
  • Twitter Round
  • b-googleplus