Kişisel Tıp 1 – Ne Günlerdi O Günler…

Tıp Bu Değil 2′yi okur okumaz ilk olarak Prof. Yağız Üresin’in “Kişisel Tıp” adlı yazısını yayınlamaya karar verdim. Biraz uzunca, ama birkaç parçaya böleceğim. Uzun derken sakın yanlış anlaşılmaya, ben keyifle okudum. Yani bence daha uzun olsa daha da iyi olurdu. Ama “internet okuru uzun yazı sevmez” diye bir ön yargım var, bu nedenle bölmek daha akıllıca geldi. Her bölümün başlık adlarını ben koydum.

Yardımcı tıp, kanıta dayalı tıp, üfürükçü – hacamatçı – taşçı tıp derken bir de “kişisel tıp” olabileceğini hiç düşünmemiştim. Herhalde hepimizin bir kişisel tıbbı olsa gerektir. Bakalım Yağız’ınki nasılmış? D.Ş.

Prof. Dr. Yağız Üresin

İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Tıp Fakültesini bitirdim. Sonra aynı Fakültenin Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalına girdim. Şu anda oranın Anabilim Dalı Başkanı ve Ateroskleroz Derneği Başkanıyım. Kariyerim sırasında fakültenin kardiyoloji bölümünde ve Basel-İsviçre’de büyük bir ilaç firmasının ilaç geliştirme-klinik farmakoloji bölümünde çalışmam, önemli basamaklardır.

Tıp Bu Değil 2'den alındı

Olgular ve kanıtların geçerli olduğu fikrinin yerine

her şeyin öznel ilgi ve bakış açılarına doğu kaynadığı fikrinin geçmesi…

çağımızın anti-entellektüelizminin en önde gelen ve habis dışavurumudur.

Larry Laudan, Science and Relativism, 1990

Alan Sokal’dan nakil

Tıp toplantılarında itici bulduğum bir husus; isminin önünde Prof’u Mrof’u geçtim “FESC, FACC, MD-PhD, TCP-IP, GTI-TURBO” gibi bir dizi ürkütücü apolet bulunan koca koca hocaların sunumlarında biteviye, elalemin yaptığı çalışmaların sonuçlarını barındıran ve yine başkaları tarafından hazırlanıp ellerine tutuşturulmuş bar-grafiklerin çubuklarını gözümüze sokmaları, bir çalışma ya da kılavuzdan alıntı yaptıklarında, yarın değişecek metinleri sanki bunları babaları ortaya atmış gibi bir benimsemeyle beyan etmeleridir. Bilimsel sunumlarda çıkar çelişkilerinin baştan aktarılması adettir ecnebiyya’da, ben de tıbbın içinde yer aldığımdan başlayarak gireceğim mevzuya ki nereden baktığım, ne mal olduğum biline.

Çocukken pilot olmak istiyordum. Sonra giderek fenne yatkınlığım ve askeriyeye uzaklığım görünür olduğundan bu heves uçak mühendisliğine dönüştü. Liseyi bitirirken nasılsa yakında her şeyin değişeceğine inandığımdan tiyatro-müzik arasında bir şeyler yapmaya niyetlendim. Üniversite sınavında fizik mi, müzik mi, gemi mühendisliği mi, tiyatro mu derken beklediğimin üstünde bir puan alarak cerrah abimin zoruyla, nasılsa tutturamayacağımı düşünüp üst sıralara yazdığım İstanbul Tıp’a girdim. Fakülte başladığında sudan çıkmış balığa döndüm doğal olarak. Tıbba merakım yoktu, doktorları hiç sevmezdim. Hastane kokusu, metal enjektörler teneke kaba atıldığında çıkan ses, beyaz önlükleri ve o sizin bilmediğiniz her şeyi bilir, hakkınızda karar verme yetkisine sahip, hayatında hiç top oynamamışçasına mesafeli havaları… Etraf tam böyle tiplerle doluydu. Hangi arada çocuk-genç olmayı bırakıp DOKTOR olmuşlardı, anlaşılır gibi değildi.

Ben yaz tatilini denize girip kitap okuyarak geçirmiştim şahsen. Dersler olağanüstü bir sıkıcılıkla başladı ve hep öyle gitti. Zaten bütün gün oturup mır-mır bir şeyler dinlemeye müsait olmayan bünyem, FKB’nin (Fizik, kimya, biyoloji) geldiğim okuldakine göre olağanüstü yetersizliği, koca anfilerde yer bulunamaması, öğrenciden korkan temel bilimler hocalarının gerginliği, her okulun en “çalışkanı”, önceden alay konusu olmalarına alıştığım tipte öğrencilerin kahir ekseriyatı, mizah duygusunun ilkokul seviyesinde seyretmesi, sanat-kültür-siyaset alerjisi (sene 1980), ve o dayanılmaz doktorculuk merakı, acil kapılarında gezinmeler, poliklinik aşındırmalar, dandik hasta hikâyeleri karşısında isyan etti.

İleri sınıflarda hasta başı kaçınılmaz olarak ilgimi çekse de, o insanların acıları, mesleki alışkanlık sonucu bunları görmezden gelmenin bir beceri olarak kazanılmasının gerekmesi, karaciğeri büyümüş bir kişinin her muayenede canı yanarken “çalışkan” öğrencilerin öğrenme şevkiyle, uzak doğuda yapılan kansız ameliyatlar gibi ellerini git gide derine daldırmaları ve bunu yapmak için sıraya girmeleri, karaciğer komasındaki hastanın başında, yakınları ağlarken saatlerce hematoloji anlatılması, koridorda ölen bir hastaya müdahale eden bir asistanı, insancıllığıyla meşhur bir romatoloji hocasının, pratiğinin kesilmesi yüzünden ”çoktan öldü, bırak” diye fırçalaması, dahiliye acilinde akşam hazırladığı yemeği yediği, banyoda aniden fenalaşan 40 yaşındaki karısının ne zaman düzeleceğini merak eden adamın uzman hekim tarafından “öldü o, anla artık” diye kovulması, nadiren iştirak ettiğim bir cerrahi dersinde efsane (ürkütücülük bakımından) hocanın doçentini sevecenlikle tekmelemesi ve benzeri bir çok olay beni zaten ısınamadığım tıptan iyice koparttı.

Kana, nöbete, hastaya dayanamayan biri olduğumu sanmayın, öğrenciliğimin en zevkli zamanları cerrahi ve kadın-doğum stajlarında geçmiştir; onlarca sarhoş diktim, karısını tabanca kabzası ile dövüp getiren sivil elemanı acilden attım, bir sürü doğum yaptırdım. Ne var ki “hıyar”arşiye tahammülüm, bugün itilip kakılmayı garip bir zevkle benimseyeceğim, günüm geldiğinde altımdakilerden, hastadan misliyle çıkaracağım diye bir tribim yok. “Bir kardiyolog olarak ben” diye lafa başlayan tanıdıklarım mevcut, kasaba “ben profesör filanca” diye sipariş verenler de. Doktor olmadan önce de birisiydim, profesör olduğumda ise unvan indekslerini izleyenler hafif bir yükselme kaydetti. Hasılı kelâm o yıllar filizlenen “entel”lik ortamına verdik kendimizi. Lisede de son iki yıl matematik-fizik hocalarının elimdeki izin kağıdını yüzleri aydınlanarak karşılamalarını müteakip, müzik ve tiyatro ile iştigal etmiştim. Önce kısa bir Alman Kültür denemesi, ardından bizim tiyatro kolu kesmeyince Boğaziçi’nin “kulübü”, ora menşeli Mozaik’te müziğe dönüş, olmadı Hisar sırtlarında gecekondu sanatçı evinde caz.

Bunları niye anlatıyorum? Bunlar, “düzen içi” olmak ile “marjinal” olmak arasında hayatın hakkımda karar verdiği günlerdir. O sıralarda takıldığım zümre genelde Boğaziçi’nde sosyoloji, filoloji benzeri light konular tedris eder, Henry Miller-Anais Nin hayatları yaşar, otuzlarını reklamcılık ve yan sanayisinden edindikleri gelirle nihilizm-hedonizm-seçkin tüketicilik alemlerinin temelini atarak, ustalıklarını da Radikaliki, Taraf, Cumhuriyet sanat ve takip edemediğim bir alay varakparede bize nasıl düşüneceğimizi, nasıl yaşayacağımızı dikte ederek geçirmeye, Bilgi’de tanımsız-vasıfsız öğretim üyelikleri kapmaya hazırlanırlardı. “Yarin yanağından gayri” da kalınmak ve anaya, babaya, hastaya, yaşlıya, çocuğa, kediye sorumluluk belasına yol ayrımına gelindi. Altıda toplanacağız deniliyor, onda geliniyor, bazısı hiç gelmiyor, provaya on ikide başlanıyor, o da anlaşılmaz ilişki yumağı tripleriyle bölünüyor, biz ertesi gün nöbet tutuyoruz, haftaya sınav var, çocuk kliniğindeki lösemili İbrahim’den saat başı hematokrit1… Hayat hiç Kiselowski – Polanski kıvamında değil.

Diyeceğim, kadavra kesip yirmisinde ölü tutan, hasta sahibiyle boğaz boğaza gelen, Boğaziçili arkadaşı şirket arabası ile halı sahaya gelirken hala intörnlük edip babasının aldığı şortu giyen, akranı Kanada’ya bilimkurgu mastırına koşarken Muş’ta mecburi hizmete giden, âlem çoluğa çocuğa karışırken TUS’a hazırlanan adam, tıbbı-hukuğu olmayan manzaralı- sosyal aktiviteli üniversite kafasıyla anlaşılmaz. 8-5 çalışıp, mesai dışında sanatla ilgilenebilen, maaşını biriktirip yıllık izninde üç gün Yalova’da denize giren kadın, yazları Ayvalık’ta yaşayan, kışları Ortaköy’de art-direktörlük yapanın tartısıyla tartılmaz. Biri ananın, babanın kan tahliline imza atar, kaza geçiren kayınçona sonda takar, öbürü yakını hastalandığında seni hatırlar, ilişkilerde bağlanmaya karşıyken senden her türlü iltiması bekler, servisi birbirine katar, birden köydeki halan olur çıkar.

Sonrası hızlı geçti. Bir inat-tesadüf silsilesiyle hayatımda tek kaldığım ders olan farma’ya(1) intikal ederek akabinde hocaların zoruyla kardiyoloji rotasyonu yaptım, orada hekim ettiler beni. Ondan beri hipertansiyon hastası görürüm (25 sene), 3 yıl da İsviçre’de ilaç firmasında Faz I-II(1) yaptım, devrisinde her faz çalışma yürüttüm, etik kurulda yer aldım, asistanlarımın deneysel çalışmalarında gönüllü oldum. Pek alçakgönüllü değilimdir, bu konularda ayın şavkı vurur sazım üstüne. Lâkin 2 sayfada size bu işlerin sırlarını veremem, Delfi mabedi değil burası, ben de suyundan yoğurduna her mevzuya mezun, kağıttan profesörlüğü elinin tersiyle itmiş bir medya gurusu değilim. Şunu söyleyebilirim gerçi, bırakın 50 yılı, son 20 yılda bile tıp acayip ilerledi. Benim çalıştığım kardiyovasküler alanda 3-4 ilaç grubu, çoğu hastanın kaderini değiştirdi.

Bunca sene ne mi yaptım? En birincil uğraşım “alan savunması” dediğim şeyle cebelleşmek oldu. Onca öğrenci yetiştirdim, bugün hoca olan kardiyologlara bir şeyler öğrettim, kongreler düzenledim, geçen sene Avrupa kardiyoloji kongresinde vaka sundum, gel gör ki daha geçtiğimiz ay basit bir hipertansiyon çalışması yapmaya kalktığımda kardiyoloji sertifikam soruldu. Yıllarca farmakolog meslektaşlarım nasıl olup da hasta baktığımı sorguladı, komşu etik kurul “hadi araştırmacı olsun da, bu nasıl koordinatör olur” dedi, kimisi faz II’de ne aradığımı sordu. Daha yenilerde biber gazına sağlam raporu verdiğimiz şayiası çıktı. Ne rapor verdik, ne sağlam dedik, o ayrı da yine en yakın bildiklerimiz onlara ait alana nasıl girdiğimize kurulup üstümüze çullandılar. (devam edecek)

Dipnotlar

(1) Bu kavramlara aşina olmayanlar, kitabı okuyorsunuz, belli ki tıbba teşnesiniz, bu kadarını bilin bi zahmet. Feysinize girerken netten bakabilirsiniz.

Kaynak

Tıp Bu Değil. İthaki Yayınları, 2013

Kişisel Tıp 2 – Nereye Dayalı Tıp? / Kişisel Tıp 3: Tıbbı Nasıl Eleştirelim, Nasıl Bir Dille?

Son Paylaşımlar
Arşiv