Kişisel Tıp 3 – Tıbbı Nasıl Eleştirelim, Nasıl Bir Dille?

09.06.2013

Prof. Dr. Yağız Üresin

İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Tıp Fakültesini bitirdim. Sonra aynı Fakültenin Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalına girdim. Şu anda oranın Anabilim Dalı Başkanı ve Ateroskleroz Derneği Başkanıyım. Kariyerim sırasında fakültenin kardiyoloji bölümünde ve Basel-İsviçre’de büyük bir ilaç firmasının ilaç geliştirme-klinik farmakoloji bölümünde çalışmam, önemli basamaklardır.

Bir farenin nasıl bir şey olduğunu

her bir hücresini elektron mikroskopunda titizlikle inceleyerek anlayamazsınız,

tıpkı bir katedralin güzelliğini

yapısında kullanılan her taşın kimyasal analiziyle takdir edemeyeceğiniz gibi

Hans Selye

 

Tıp gelişiyor olsa da, ticarileştirmenin, tüketim kültürünün ve teknoloji fetişizminin işgali yabana atılamaz. Amerika’da yediği dev hamburgerlerden olmak istemeyen Çinli – Japon kardeşlerimizin molekülün, genin dibini dur durak bilmeden kurcalaması; blazer ceketleriyle starbaks plastikleri olmadan olamayacak Hintli dostlarımızın; meta analizi – istatistiği hemen hemen ortada bir deneme olmadan işler hale getirmeleri ve tabii ki klinik araştırma profesyoneli veri yöneticisi panpalarımızın, hastanın H’sını görmeden çıktıları pompalamaları; aynı, her gün yeni modeli çıkan cep telefonları, postmodern romanlar, malümatfüruş entellektüeller gibi biz sıradan insanların yaşam, düşünce, üretim alanlarını kısıtlamaktadır.

 

Yine de araştırmaya ve bunu düzenleyen kurallara ihtiyacımız vardır. Erich Fromm Sahip Olmak ya da Olmak kitabında, Japon haiku’cu Basho ile İngiliz şair Tennyson’un bir çiçek hakkında yazdıklarından hareketle batı biliminin sahiplenici, denatüre(1) edici, parçalayıp faydalanıcı karakteriyle, doğunun dokunmayıp "bir oluculuğu"nu kıyaslar. Ne var ki o samurailer katana‘ları bırakıp Tennyson’un yolundan nanoteknolojiye koşmuşlardır ve bu işler Galata’dan Üsküdar’a kanat takma seviyesinde bir sentezle yürümemektedir. İster koruyucu, ister tedavi edici hekimlik için olsun kullandığımız araçlar, hatta ilaç endüstrisini, kapitalizmi eleştirirken kullandığımız ideolojiler, batı düşünüşünün ürünüdür. Kaldı ki doğu bilimi de beleşe değildir. Burada da bir ustanın yetişmesi on yıllar almakta, sanatları bin bir çabayla gelişmektedir, bir haftalık akupunktur kursuna iştirak ederek, internetten sertifika alarak, Cihangir’de suşi yiyerek değil.

 

İlaç firmaları ile uğraşmak en kolay ve popüler eleştiri yöntemidir. Ecnebiler bu konuları enine boyuna ele almıştır. Bizde de bu işlerden sorumlu olan Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’dur ve elhak uluslararası ilaç firmaları ile yeterince uğraşmaktadır şu sıra, SGK’da elinden geleni ardına koymamaktadır. Buna ek olarak yapmamız gereken, bir kaşımızı kaldırıp Talidomid gibi(1) bildik sakızları çiğnemek olmamalıdır. Her bir kötü örnek için ben size yüce akademiklerin iki cürmünü anlatabilirim; Tuskegee deneyini biliyor musunuz? Pasteur‘ün yediği herzeleri? Nürnberg duruşmalarında ilaç firmaları mı yargılanmıştır? Endüstride çalışanlar da üniversitedekiler, Bakanlıktakiler de aynı insanlardır. Aynı sistem içinde var olmaktadırlar. Üstelik endüstri üzerindeki denetim -özellikle klinik araştırmada- çok daha sıkıdır. Bize düşen softa bir ilaç düşmanlığı yerine "akılcı ilaç kullanımı"nı ve "araştırma etiği"ni geliştirmek ve hayata geçirmektir. İlaç firmalarına düşen  ise araştırmaya yatırım yapmaktır. Şu anda yabancı firmalar, uluslararası çalışmaların buradaki taşeronluğunu yapmaktan, yerliler ise başkasının bulduğu ilacı değişik isimle satmak için yöntemler geliştirmekten başka araştırma yatırımı yapmamaktadır. 

 

Ticarileşmek demek yalnızca ilaç firmaları demek değildir. Özel sağlık sektörü ve ilaçta uygulanan tanıtım kısıtlaması ve reklam yasağının, misal lazer’e, reflü’ye işlememesi hasebiyle ortalığı saran mavi ameliyat önlüklü, miki desenli bandanalı, lastik crocs terlikli, keçi sakallı, diş macunu reklamı kılıklı tipler; bunların yemek tarifi verir gibi televizyonda ballandıra ballandıra anlattığı işlemler gözden kaçmamalıdır. Tıp bir sektördür, işinize gelse de gelmese de. Yıllar önce radyoda bir finans dergisinin “şu kadar milyon dolarlık obezite pazarı” diye reklamı vardı. Burada da olabildiğince parsayı konvansiyonel6 tıbbın ve buradaki ahlaki, yasal, ekonomik denetimin dışına taşımaya çalışan müteşebbisler vardır. Firmalar, tüketici (hasta) doğrudan ürüne ulaşabilsin, aracı (hekim) aradan çıksın isterler. OTC (tezgâh üstü)1 bunu kısmen karşılar. Eczacılar buna karşıdır, çünkü onlar için hemen her şey OTC’dir. Ülkemizde eczaneden kontrole tabi ilaçlar dışında hepsini reçetesiz alabiliyoruz, yalan mı? Bu durumda istediğiniz trisiklik antidepresanı ya da kalp glikozidini kutularca edinip doyasıya intihar edebilirsiniz.

 

Ağrı kesiciler kolay erişimleri ve masum algılanmaları yüzünden yeryüzündeki en ölümcül ilaçlardır. Bunun daha diyetisyeni, terapisti, ayurvedacısı, alternatifçisi, genetik mühendisi, sinirbilimcisi, “cep telefonu kanseri” uzmanı elektronikçisi, bitkiselcisi, kozmiği, ilaç firması şantajcısı, var oğlu var. Besin katkıları Sağlık Bakanlığı’ndan değil Tarım Bakanlığı’ndan onay alıp, akıl almayacak dertlere deva olma iddiasıyla piyasaya çıkabilirler. En münbit alanlar şişmanlık, cinsellik ve kanserdir. Sonuncusu özel konu ama diğerleri rahatlıkla tıbbın dışına atılıp piyasanın şartlarına bırakılır ve zayıflama ürünleri öldürebilir! Aynı siyasetteki gibi bilimsel yöntemi tu kaka eder, postmodern söylemi gizli kalmış heveslerinize katık ederseniz doğu felsefesi, modern tıbbın çaresizliği falan derken okkültizmin kapıları açılır, her yol mübah olur. Sen üzerinde çalışmadığın işlenmiş besinlerin tarlasında at koşturursan beriki elf kulaklarıyla avokado yağının nimetlerini sokuşturuverir. Hem “modern tıp” kavramını küçümseme olarak kullanmak ne ezik çelişkidir anne! (6)

 

Üniversiteyi üniversite, bilimi bilim yapan araştırmadır. Araştırmada teknolojinin, istatistiğin öncüllüğü fasaryadır. Robert Furchgott kazara, endotel tabakası zedelenen damar preparatının asetilkoline1 yanıt vermediğini gözlemleyerek endotelden salıverilen gevşetici maddeyi tanımlamış, pisi-tablet kullanmadan Nobel’i kapmıştır 90’ların sonunda. Bütün “modern” ateroskleroz anlayışı buna dayanmaktadır. Tıp eğitimi de araştırmaya, araştırma sonuçlarının anlaşılabilmesine dayanmalıdır.

 

Öğrenciler ajans kokulu(7) probleme dayalı eğitim, öğrenci merkezli öğrenim safsatalarına pabuç bırakmamaktadır. Bu tarz tezgâhlar yeni türeme oturmuş, geleneği olmayan fakültelerde hayat bulmakta, verimli de olmamaktadırlar. Buna mukabil “talebeler” kendine bir evliya havası veren, kerameti kendinden menkul “büyük hoca” triplerini de yememektedir. “Büyük hoca”, tıpkı “tanrı doktor” gibi tarihin karanlık, ayrıcalıklı, sorgulanamaz, ceberrut sayfalarına gömülmelidir. “Yayın, araştırma yapmayayım, Beyazıt kulesine bakıp ardındaki ezoterik gizemleri vahiy yolu ile kavrayayım” diye bir şey yoktur. Hikmet hikâye, akıl her şeydir. Üniversitedeki ders klasik olsun, art nouveau olsun, punk rock olsun, düzenleyenin çalışmalarına, deneyimlerine dayanmalıdır. Kendisinin internetten alasını bulacağı, bilmemkimin kitabından önceki gün okunup anlatılan dersi öğrenci ne yapsın. Hastanın derdine yönelmeyen, teknolojiperest, istimna bilgisayar, laboratuar aygıtlarının kendi kendine yaptığı araştırmayı da ben almayayım.

 

En önemlisi, kadim tıp fakülteleri, en güzel mekânları kapan ticari bilimci üniversitelerin, özel hastane kökenli, alaminüt, devşirme hocalı fakültelerin yanında üvey evlat olmamalı, kaç kilo hasta baktıklarıyla SGK kantarında tartılmamalı, filhakika farklı ve değerli olduklarını araştırma alanında göstererek rüştlerini isbat etmelidirler. Mesai sonrası dışarıda çalışmak bana göre de meşru olsa da, sanki üniversite sınavına girerken “İngilizce tıp” gibi “Nişantaşı’nda muayenehane” seçeneğini işaretlemişçesine, varlıklarını borçlu oldukları fakültelerin zarar görmesi pahasına bu haklarından geçici olarak dahi vazgeçmeyi aklına getirmemiş bir kısım mümtaz zevat, kurumlarının itibarını kamu gözünde yükseltmemiştir maatteessüf.(8)

 

İnsana ait bütün konular gibi tıp da tüm paydaşların katkısıyla ilerler. Burada yine endüstri ağzıyla “stakeholder” sözcüğü kullanılagelmektedir, biz borsadaki hisselerden bahsetmiyoruz; laboratuarda, hasta başında, ilaç firmasında, sağlık otoritesinde, anfide, eczanede, hastasının peşinde ter dökenler, hukukuna, matematiğine, ekonomisine, etiğine kafa yoranlar, işin ucunda canı olanlardır kasdettiğimiz.

 

Uzmanlaşma kaçınılmaz ama birinin yaptığını diğerinin anlamaması, uzmanlaşanın hemen alanını çitle çevirip ötekileri dışlamak için yapay bir dil türetmesinden kaynaklanıyor büyük ölçüde. Oysa Çevrimsel Araştırma “translational research” zaten adıyla “tercüme”yi barındırıyor. Yaptığımızı –tabii ki anlatmaya değer bir şey yapıyor, yutturmaya çalışmıyorsak- öyle bir tercüme etmeliyiz ki, öteki de kullanabilsin, müdahil olabilsin. Endüstrinin ihtiyaçlarını ve küçük laboratuarların hırslarını karşılamak için icat edilmiş gibi görünse de çevrimsel araştırma kavramı ehlinin elinde Çevrimsel Bilim’e dönüşebilir ve tüm ihtiyaçlarımızı karşılayabilir.

 

Velhasıl yeni bir lisan konuşmamız gerekiyor, bu lisana şişe suyu, yoğurt, kolesterol, GDO, ilh. ne bulursak ona bindirerek, kendimizde olmayana fırsat bu fırsat giydirerek, tribünlere oynayarak, ordan burdan kesip yapıştırarak, ajansla, PR’cıyla çalışarak, firma satelitlerinde konuşarak, tescilli firma şantajcıların özenip televizyonda o kanaldan bu kanala koşup dün rüyamızda gördüğümüz bize uyan hakikate doğru parmak sallayarak aşındırdığımız dil dönmez. Bu lisan, hastanız olsun, kamuoyu olsun, basın olsun, sağlık otoritesi olsun alıcının anlayıp konuşabileceği, yararını göreceği bir araç olmalıdır. Yoksa bilimin, araştırmanın, tıbbın kredisi biter, toplum yatırımını başka mecralara aktarır.

 

Dipnotlar 

  1. Önceki kitaptaki geleneksel/modern tıp ayrımını kesinlikle reddediyor, yersiz, sığ ve yanlış yönlendirici buluyorum. İkisi de birçok farklı, tehlikeli çağrışım barındırıyor.

  2. Ajansçılık, özelikle de entellektüel tatlı, sol baharatlıysa zehirli bir olgudur. İlaç firması için hilafsız atmasyon üret, dön sol yanını sanat merkezi berkit, bir yandan fakültede eğitimi becermeye kalk; bu tümden nursuz, hayırsız bir edimdir. “Haramdan şifa olmaz” denmiştir.

  3. Kısmi statüdekilerin, yerine göre full-time’cılardan –her anlamda- daha fazla katkı sağladıkları ve bazıları için neredeyse sistemin bunu zorunlu hale getirdiği bir vakıa olsa da, bazıları “part-time kalkarsa hastanenin yakınında bir spor salonuna yazılırım” demiş, kararnameyle hasta bakmaları engellenince başka seçenek yokmuşçasına “kamuoyuna halkın sağlığı ile oynandığı anlatılmalı” buyurmuş ve kamuoyunun en temel insan hakkı olan “maynaneyi” sürdürme hakkını desteklememesi karşısında şaşkınlığa düşerek, verilen sürede ücretsiz izne çıkma başvurusunu kaçırmamak için senede 52 kere gittikleri kongrelerden dönmeye uçaklarda yer bulamamışlardır. Aslen, batıda eğitim veren kişiler; örneğin lise öğretmenleri için kullanılan, bizde yalnızca bir kadrodan ibaret olan profesör tabelası, Nişantaşı apartman kapıları ve özel hastane koridorları için bir yük olsa gerektir. Bu kişiler para karşılığı icra ettikleri sanatlarındaki uzmanlıklarıyla anılmalıdırlar. Misal; “estetik cerrahi sanatçısı”

  4. Yerim dar, Çevrimsel Bilim yazıma davet ediyorum; Kış İkindisi ya da Farmaskop’ta bulabilirsiniz. Keza aynı yerlerde çıkan Alan Savunması, Kifayetsizler İttifakı, Profesör yazılarım da bu yazı için açımlayıcı olabilir.

Kaynak

Tıp Bu değil 2. İthaki Yayınları

 

Kişisel Tıp 1 – Ne Günlerdi O Günler… / Kişisel Tıp 2 – Nereye Dayalı Tıp?          

Please reload

Son Paylaşımlar
Please reload

Arşiv
Please reload

© 2023 by Natural Remedies. Proudly created with Wix.com

  • b-facebook
  • Twitter Round
  • b-googleplus