Sporcunun Orta Yaşlı Adam Olarak Portresi

14.06.2015

"MAMIL nedir, duydunuz mu? Middle Aged Man in Lycra. Yani o vücuda yapışan bisiklet esvabını giyen orta yaşlı adam. Feci kadın düşmanı erotik bir kısaltma olan MILF’e şahane bir kapak bence."

 

Silikon destekli dirseklik: 282.26 TL, tenisçi/golfçü dirseği sendromunda kullanılan silikon pedli örme dirseklik: 193.96 TL. Yay: 300-500’den başlıyor, 7-8 bine yolu var,  karbon okun takımı 1000 kağıdı geçebiliyor, nişangah, denge çubuğu filan bir yay kurulumu nereden baksan 1000-2000 papel. Henüz ucuzcudan aldığım iki tane “amatör” yayım ve oklarım var, okçuluk kursunda onların malzemeyi kullanıyorum zaten de, daha bismillah genç eğitmen ısındırmadan mısındırmadan 50 yay çektirdiğinden ve güçlü yanım sol almakla beraber sağ gözüm dominant olup kirişi sağla gererken sol dirseğimi de ekstansiyona zorladığımdan, yine orta yaşımda giriştiğim karakuşi tenis oynama çabalarımda edinemediğim “tenisçi dirseği”ne okçulukta kavuştum çok şükür. Bu arada makaralı (composite) yaylar iki katıymış, yazı beklerken deneyerek öğrenmiş olduk. Yukarıdakiler kanatlı (take-down) olanların başlangıç fiyatları. İnternette dirseklik 5 tl’den başlıyor ama hiç almayın yaramaz, okçuluktaki arkadaşlar küçük boy dizlik tavsiye etti, du bakalım. Ortopedist-fizik tedavici meslektaşlar için iş kolay; “basarız steroidi “diyorlar.

 

MAMIL nedir, duydunuz mu? Middle Aged Man in Lycra. Yani o vücuda yapışan bisiklet esvabını giyen orta yaşlı adam. Feci kadın düşmanı erotik bir kısaltma olan MILF’e şahane bir kapak bence. Ayıptır söylemesi 4-5 yaşında filan (ben 3 diye hatırlıyorum ama olamaz) iki tekerlekli bisiklete binmeye, 8-10 yaşında seleye tek ayak basarak gitmeye başlamışımdır, şu yaşımda da dağ bisikletiyle merdiven inerim yani, o derece. O zamanki bisikletler betondan yapılıyordu kanaatimce. Gel zaman git zaman yok mobilet, yok araba derken anca otuzlarında evropada geldi bir sağlık unsuru olarak bisiklet tekrar gündeme.  Ecnebiler buna o düz, trafiksiz yollarında biniyollar biliyorsunuz. Bisikletler de bayağı böyle sepetli mepetli, adam gibi kıyafetle taşıt olarak kullanıyorsunuz. Hiç unutmam arkadaşın biri bisikleti tramvaya alınca bir amarıkalı misafir “ulen bizde çocuklar biner buna” buyurmuştu. Sene 90’lar, öyleydi o zamanlar. Sonra big farmanın futbol takımına girdik orda (9 nümero), kaldı bisiklet. 2000’lere ve 40’lara gelindiğinde o yaşa uygun aktivite daha bir mübrem hale geldi, mountain-bike’lar da ortalığı sardı. Edinildi tabii orta halli yerli bir şey, baktık ki İsviçre’den gelme (Koral beey!) düz bisiklet gelmiyor Istangul’un yokuşlarına. Bir de görüldü ki alem bunları arabaların arkasına takıyor havalı bir takım aletlerle, ver ediyor ormana, oradan çamur içinde bısıkletlerle (peder böyle der) dönüşü bambaşka bir şekil.  Sizden iyi olmasın geri kalan herşeyde düzgün fakat spor sapığı bir arkadaşım var (bkz. resim) onunla verdik biz de ormana. Fakat bizim bisikletler 150-300 TL bandında, aleminkinin fren kolu o kadar. Yok aluminyum, yok titanyum, yok karbon, yok adamantium. 8000 öro olanı var. Ben giyiyorum aşofman, yağmurluk, basket ayakkabısı, adamlarda acaip parlak böyle abiye şeyler var vücuda yapışan. Amarıhada spandex, evropada lycra deniyormuş meğer, bildiğin vücut prezervatifi! Hepsi de executive; çift ATV’sini koymak için pick-up istihdam edeni var. Neyse, hem bu ortam, hem de ormanda 30 km çoğu yokuş sarmadı beni, o arkadaşım da bir süre devam ettikten sonra düşüp köprücük kemiğini kırınca orman macerası ancak ara sıra hafta içi firma arabalarıyla gezen orta düzey yöneticilerden dinlediğim hafta sonu karbon-aluminyum piyasası hikayelerine indirgenmiş oldu. Kaldık mı orada? Ne gezer. Bizim arkadaş bir-iki sene önce –benim gazımla- şu hafif yol bisikletlerinden alıp boğaz-moğaz derken parkuru Fatih Çarşambaya kadar genişletti, kardeşiniz de durur mu? Durur. Anca İstinye-Sarıyer, çok çok Kavak yapıyoruz dondurucu ya da eritici olmayan haftasonları. Tabii yine yanımızdan son sür’at, üstündeki en yeni teknoloji tişörtün ederi bizim bisikletleri aşan, daha bir sürü anlaşılmaz ekipmanla donalı kırklarındaki executive’ler geçiyor, nereye yetişiyorlarsa hiç boğaza moğaza bakmadan, yüzlerinde (kulakların çınlasın) dışkılarken aşırı zorlanıyormuş gibi bir ifade ile. Yalnız şunu söyleyeyim, erkekler için tayt şart; likra olur, penye olur, içine ped takılıyor zira. O selelerde 200 metre onsuz pedal çevirin de göreyim halinizi.

 

Dönelim MAMIL’in orjinine, alıntıya alıştık nasılsa:

Onlara Haftasonu Savaşçıları deyin, ya da Likra Giyen Orta Yaşlı Adamlar (Mamil), belki de düpedüz eski bisiklet romansıdır bu, ama iki tekerlek üzerinde yollara düşen “corporate” tiplerin sayısı patlamakta. Doktorlar, avukatlar, CEO’lar ve diğer “yüksekten uçanlar” pahalı golf klüplerini taytlar ve 25000 dolara (avustralya doları) varan iki tekerlekli makinelerle değiştiriyor. Sosyologlar bunun beden imgesinden çok erkekler arası bağla ilgili olduğunu iddia ediyor. Kendisi de eski bir triatlet olan Murray Drummond (avustralyalı bilim adamları!) bisiklet merakının nedenlerinden birinin kilo vermek olduğunu belirtiyor. “Kırışıklarımızın artıp, göbeğimizin çıktığını gözlüyoruz”, “orta yaş krizi esnasında depresyona giren erkekler kankalarıyla bisiklet etrafında birleşiyor, hem depresyondan hem de kilolarından kurtuluyorlar” buyuruyor. Avustralya’da 3.6 milyon kişi rekreasyon, 1.2 milyon kişi de ulaşım için bisiklet kullanıyor, bu da toplumun %18’i ediyor. Otomobilden çok bisiklet satılıyor her yıl. Nasıl Amarıkadan da uçsuz bucaksız bir yer olduğunu düşünürseniz acaip bir sayı, bir Amısterdam değil yani…

 

"Orta yaşlı adamların bu kalkışması doktorun onuzlarını sıvazlamasından daha etkili, masalarından da uzaklaşmış oluyorlar“. Diyor Haag, o kimse, herhalde bir Demirkol eder. “25-35 yaş grubundan erkekler de katılıyorlar, bu da yine corporate networking (firma adam bağlama, çevre edinme sanatı) mentalitesinin golfün yerini alan yeni tezahürü”*.

 

Orta yaşlı erkekler için spor diye aradığınızda karşınıza şöyle bir şey çıkıyor amarıkalılarla ilgili:

 

Silah taşıma ruhsatı alın, teenage kızınızın erkek arkadaşına gösterin (okçuluk merakım bundan olabilir mi?).

 

Erektil foksiyon reklamlarındaki (!) dört saatlik ereksiyonları düşleyin.

 

Yataktan kalkışınıza bir homurtu ve çatırtılar kakofonisi eşlik etsin.

 

Babanızı yaptığı tüm yanlışlar için affedin, kendinizin daha iyi olmadığını, hatta daha kötü olduğınu fark edin.

 

Okulunuzun 25. mezuniyet toplantısında kel ve göbekli arkadaşlarınıza bakıp “ne zaman böyle yaşlandılar?” diye düşünün.       

            

Oğlunuzun savaşa gideceğinden endişe edin.

 

Kıyamet günü için yiyecek depolamayı saplantı haline getirin.

 

İlk arabanızdan daha pahalı bisikletlere binerken spandex giyin.

 

Kumar stratejisi, iç savaş ve vahşi doğa maceraları konusunda bitmez tükenmez okumalar yapın.

 

Kulak kıllarınızı almada uzmanlaşın.

 

Kusma hissi uyandıran bir metalik sıvıyı kıçınıza sokulacak bir kameranın hazzını tatmak uğruna için.**

 

"Hastaları acımadan kilo verme-sigarayı bırakma-spor yapma kıskacına almayı biliriz, daha doğrusu lafını ederiz de pek başarılı olamayız, kendimize gelince de “iş güçten vakit yok ki” gibi bir durum tebarüz eder genelde. Burada sevgili Taner Damcı gibi çöl maratonu felan yapan mutant karakterli insanları tenzih etmek gerekiyor elbette (“sevgili” lafının bu endikasyonda kullanımı da apayrı bir lezzet ama, “adamı tanırım, arkadaşımdır, boş yere bu yazdığımı yetiştirip aramıza husumet sokmaya çalışmayın” anlamına geliyor).

 

Ben şahsen Leventin dağbaşı olduğu zamanlarda orada doğup da arsalarda-sokaklarda büyümüş birisi olarak otuzlarıma kadar vaktimin önemli bir kısmını top oynamaya vakfetmişimdir, böyle yapmamış ve gençliğinde top oynamamış olanlara da şüpheyle bakarım ne yalan söyleyeyim. Bu ikincilerin sonraları gusto uzmanı olup başkalarına hayatı öğretmeye soyunmaları sık rastlanır bir durumdur, hatta futbol uzmanlığı da yaparlar seyircilikten yola çıkarak. Top deyince de futbolu kastediyoruz tabiatıyla, hadi biraz sokak basketini de kabul edebiliriz ama voleybol ve ötesinde mesele kopar, kızsal faaliyetler alemine intikal ederiz (cinsiyetçiii!). Gelin görün ki, spor olarak saatlerce top peşinde koşmayı şiar edinmiş olan ben ve benzeri tipler yaş 30-40’ı geçince birden hayat gailesidir, iş yoğunluğudur, sigaradır, takım arkadaşlarının ruhsuzluğudur, çoluk çocuk-aile tripleridir gibi türlü sebeple aniden kendilerini fiziksel aktiviteden kopmuş bulurlar ve ağır egzersize alışmış, kalbi manda gibi olmuş bünye hızla kendini göbeğe verir. Kaderin cilvesi bununla kalmaz, gençlikte aramıza almadığımız, “apartman çocuğu” tabir edilen, ayağını topa değemeyen bir takım zevat, zamanla kazanılan ekonomik altyapının da yardımıyla böyle skuba dalmadır, dağa tırmanmadır, yamaçtan paraşüt yapmadır faslından alel acaip etkinliklerde sinsice mesafe katedip, orta yaşta sportif, aktif insan  modeline bürünürler.

 

Bir yandan etrafı bu tür sonradan olma sporcularla çevrilen, bir yandan egzersiz yapmasının şart olduğunu idrak eden orta yaşın başındaki adem (ya da havva) n’apar? Bir gym’e üye olur, havuza gitmeye çalışır, squash’a başlar, sörf üzerinde kendini rezil eder, ata biner, yelkene merak sarar, dalmaya heves eder, aikidoda boynunu incitir, ok atar, motorsiklet alır ya da eski usül amelelikten taviz vermek istemiyorsa halı sahaya iner, bi yerlerde basket çevirir… Tanıdık geliyor mu? Ben şahsen squash ve at dışında bunların hepsini yaptım, o ikisine manen hazır değilim henüz. Medya da sağolsun, haftasonu insanı evinde rahat bırakmama ekleriyle yangına körükle gider ve bunlara sardırmadıysanız hayatı kaçırdığınızı boyuna pompalar. 

 

Buna mukabil (şimdi mesajı veriyoruz) katıldığım bir uluslararası toplantıda hem de amerikalı bir konuşmacı, sistemin bir yandan bizi doğamıza uygun beslenme ve hareket tarzımızdan uzaklaştıran; hamburger, - amanın hamur işi, işlenmiş gıda, şeker, tatlı, meyve- süpermarket/AVM ,uzaktan kumanda, televizyon gibi mallarla çevrelediğini, diğer yandan da güya bunun çözümü olan; fitnes aletleri, spor merkezleri v.b. yi bize sattığını belirtmişti. Dahası televizyonda izlediğim bir yerli egzersiz uzmanı (herşeyin de uzmanı var) yetişkinlerin spor yapmayacağını, sporun başlı başına bir iş olduğunu, bizim yapmamız gerekenin egzersiz olduğunu vurgulamıştı. Bu iki görüş beni çok etkilemiştir. Bir taraftan yaşam tarzının da sağlık gibi onları bozan unsurlarla aynı kefede bir pazara dönüştürülüp önümüze konması, bir taraftan da spor yapma yanılsaması içinde gerçekte sağlığımızı korumak için gerekli olan temel, basit ve mümkün egzersizlerden uzaklaşıp, bir gym’e başlayacağım diye boyuna onları ertelememiz, hatta yaş ve form durumumuzla uyumlu olmayan ağır egzersizleri seçip, sakatlık ve daha ağır sonuçları olabilecek maceralara girmemiz. ***.“

 

Kişisel deneyim ve izlenimlerimi yazıyorum dikkat ederseniz, niyetim naylonbilim reçeteleri vermek değil. Ondan bundan aparma yalan yanlış tıbbımsı bilgiler üfürmektense bizim Derya’nın (Şentürk yani, sahici doktor olanı, site ahalisince küstürüleni)  Spor ve Tıp kitabına bakın derim.  

 

Öğrencilere sınavda damarsertliği ilaç tedavisi düzenletirken mutlaka ilaç dışı yaklaşımı da soruyorum. Yaşam tarzı değilikliği; diyet (aman aman), sigaradan uzak durulması ve fiziksel aktivitenin arttırılması. Yalnızca başlık olarak; her elleri ilaca gittiğinde hatırlasınlar diye. Hastalara „spor“ tavsiye edilmemeli, hatta egzersiz de değil; fiziksel aktivite olmalı anahtar kavram. Yoksa bakın ne olur:

 

Yaşıtım bir güneydoğulu hastam var, etniğini tahlil etmedim, memleketi az sonra anlatacağım durumla ilgili. Kendine benden fazla özen gösteriyor, tansiyon dışında problemi olmamasına rağmen anjiyoya kadar bütün tetkikleri tamam. Yaşam tarzı sorulduğunda „yüzmeye gidiyorum ben“ diyerek takdirimi kazanmış bir kişi. Neden derseniz, bu tür aktivitelerin arasında mutedil düzeylerde kalmak şartıyla en ideali bu. İstanbul çocuğu olmakla ve yine yüzmeyi de ne zaman öğrendiğimi hatırlamamakla birlikte ben örneğin „yüzme sporu“ndan acaip sıkılırım, hele o havuzlarda kulvar tamamlamaktan hiç hazetmem.  Gençken herkesin yüzme bilmesinin doğal olduğunu düşünürken amarıkalı ve hintli arkadaşlarımın yüzme bilmediğini öğrenmem suratımda bir tokkat gibi şakladığından (fanatik okur terminolojisi), yetiştiği ortam denizlerle çevrili olmayan bu arkadaşın yüzmeye merakı şaşırtmıştı beni. „Yüzüyo  musun?“, „yüzüyorum“, „afferin!“ şeklinde giden bu süreç bir gün çok beklenmedik bir yere vardı. Hastam bir ani kan basıncı yükselmesi sonucunda kendisine (hiç onaylamam) dil altı hapı verildiğini belirterek geldi karşıma. Dil altının hastanede değil de „havuz doktoru“ tarafından verilmiş olması hayretimi daha da arttırdı. „Hocam, ben yüzmekten korkuyorum, her seferinde heyecanlanıyorum, en sonunda da tansiyonum çıktı“ demesin mi? „e kardeşim baştan kendin söyledin yüzdüğünü!“, „yau hocam eski doktorum bana spor yap, yüz dediği için mecburen başladım, keyfimden deği!“. Fıkra gibi değil mi? Demek ki her sakallı baban olmadığı gibi, her hastaya spor „önermiycen“, yüzme, bisiklet, tenis dayamıycan burnuna.

 

Ben yüzmenin şnorkelle yapılan, „skin diving“ diye yavşaklaştırılan halini severim, saatlerce dolaşabilirim, scuba bildiğim en antipatik sporlardandır. Basket, pinpon (masa tenisi ne? Pinpon tenisten daha karmaşıktır), bisiklet, futbol (oynayamıyorum artık kondisyon değil geçim eksikliğinden), tenis, şimdi de okçuluk, bayılıyorum. Ama hiçbirinin raconunu, şeklini, kulübünü, afisini, mafyasını çekemem. Bu „tarz“ sporları, onların getirdiği sınıf ayrımcılığı ve tüketim sektörü ayrı bir yazı konusu olabilir. Fakat şu anda en gurur duyduğum; yaptığım „metro“ sporudur. Sabah evden metroya 20 dak. yokuş yukarı, metro içi yürüyüşü saymıyorum, metrodan işe 10 dak. yine yokuş yukarı, dönüşte aynıları, yokuş aşağı. Şimdi bir de Etilerde peder ziyareti eklendi, o da bir 20 dak. ekler nereden baksan. Artık bir yere arabayla gitmek gözümde büyüyor, akşam trafiğine takıldığımda ağlamaklı oluyorum. „My feet, is my only carriage“****, anlatabildim mi? Bunun da tüketim mecrası yok mudur? Olmaz mı? Bakın metrodaki orta yaşlı, varsıl avrupai yaşam tarzcılara. Üstlerindeki kırmızı, mavi renkli parlak mont; Lafuma, Northface, Columbia, Jack Wolfskin, en azından 500 kaat, sanki Everest’e çıkacak, pabuçlar öyle; bastığın yer metronun yürüyen bandı, illa havalandırmalı, su geçirmez, arazi tabanlı olacak. Yok mu ya; metroya biniyorum ama cukkam yerinde, aktif bir insanım.

 

* Middle-Aged Guy Sports, October 23, 2012 By Tom Matlack 2 Comments

**  http://goodmenproject.com/good-feed-blog/middle-aged-guy- sports/#sthash.Kv6ZXA12.dpuf

*** Egzersiz mi Sipor mu adlı Kış İkindisi’ndeki bir yazımdan alıntı

**** Bob Marley, No woman no cry, o da topçuydu kendisi

 

Please reload

Son Paylaşımlar
Please reload

Arşiv
Please reload

© 2023 by Natural Remedies. Proudly created with Wix.com

  • b-facebook
  • Twitter Round
  • b-googleplus