Kolesterol Dehşeti!!!


“Merhaba Yağız Bey,

Ben mühendisim. Tıbbi konuları mühendis düşünce tarzıyla sorgulararak muhakeme yapıyorum. Kanda LDL partiküllerin fazla olmasıyla damar kireçlenmesinin arasında doğrudan bağlantıyı kurarsanız elinizi öperim. Milyonlarca yıldır olmayan rafine şeker ve buna paralel olarak glisemik indeksi düşük işlenmiş gıdaların ortaya çıkması ile metabolik senrdrom hastalıkların artan ivmeyle çoğalması paralelllik izlemekte. Bunu gözlemiyor olamazsınız. Bir parça şekere su damlatın, tutkallaştığını göreceksiniz. Bardağınıza fazlaca şeker atın, hepsinin eridiğini, ama çayın yoğunluğunun arttığını fark edeceksiniz. Bunları bilince, kana hızlı karışan basit karbonhidratın insülin devreye girene kadarki geçen sürede (2 saate varabiliyor) kanın yapısını değiştireceğini düşünebiliriz. Karaciğer de glikoz bombardımanına uğrayacaktır. Bu durumda LDL yapımı bundan zarar görebiliyor olabilir. Örneğin small dence LDL ler oluştuğu biliniyor. Bu basitçe basketbol topu yerine pinpon topu demektir. Basketbol topunu tutabilen hücreler pinpon topunu tutamayınca bunlar kanda kalacak, arkadan gelenlerle birlikte çoğalacaktır.”

Diyor Derya Turgay. Nadiren göründüğüm televizyon programlarından birinde ağzımdan “kolesterol” lafı çıkmış olsa gerek ki, bir önceki mailinde de 1960’ta yayınlanan bir kolesterol makalesinin sonradan nasıl yalanlandığını şekildeki grafikle göstererek bana ayar veriyor. Fakat hakkını vermek lazım, Fantastik Dörtlü’nün bütün klişelerini ve “sound” unu yakalamış. Uzun zamandır sancılandığım bu yazıyı yazmama ilham kaynağı olduğu için teşekkür ediyorum kendisine. Beri yandan Mevlut Durmuş’un aramızdan ayrıldığı haberini vermiş oldu, bu yazıda kendisinin görüşlerini de eleştirecek olmakla birlikte karşı karşıya geldiğimizde bende yakınlık uyandıran iyi bir insandı, üzüldüm.

Dörtlünün en velvelecisinin figanına denk gelmişsinizdir muhakkak; Amerika’da yeni bir “kolesterol kılavuzu” yayınlandı ve böylece bütün kolesterol hikayesinin yalan olduğu ortaya kondu bir kez daha!!!

Doğrusu bu kılavuza ısındığımı ben de söyleyemem. Tabii fantastiklerin iddiasının hilafına bırakın kolesterol tedavisini yavaş yavaş yumuşatmayı, tamamen eşşeğin kulağına su kaçırıyor görünüyor. Bir kere ABD’de 33 milyon orta yaşlı kişiyi “kolesterol ilacı alması gereken kitle” durumuna düşürüyor, amarıgalı olmamakla birlikte ben de dahilim bunlara. Değer mi, değmez mi, buna –kişisel ve toplumsal olarak- yatırım yapılır mı bu bir konu. İkincisi yine o alemden CRP’ci Paul Ridker’in tesbit ettiği; risk tahminlerinin aşırı abartılı olması, ki tahmin abartılı olmasa bile ilaç başlatıcı risk yüzdeleri eskisinden düşük (günde 3-5 sigara içen, 45 yaş üstü “normal” kolesterollü erkeg olarak hiç kaçarım yok, düşünebiliyor musunuz?). Üçüncüsü benim gözüme çarptığı kadarıyla verili LDL (biliyorsunuz ne olduğunu) aralığının (70-190mg/dL) alt bölümüne daha önce statin (ön plandaki kolesterol düşürücü ilaç) uygulanmışlığı, ne kadar düştüğünün görülmüşlüğü, faydasının ve risklerinin tartılmışlığı yok. Hele hele yarı yarıya düşüş yapacak yüksek dozun 100’ün altındaki LDL’ye uygulanmışlığı vaki değil. Fantastiklerden değilim, vahiy yoluyla kesin bilgiye ulaşamam, yanılabilirliğim şerhini düşerim ama, LDL 50 mg/dL’nin altına inince huzursuzlanırım. Hücre membranı ile pinpon topu bağlantısından değil ama, bu segmentte ilaçla çalışma yapılmadığından. Batılılarda ortalama 145, bizde 2000’lerdeki TEKHARF çalışması sonuçlarına göre 120, en çok ihtiyaç duyulduğu varsayılan bebeklikte 40, büyük klinik çalışmalarda en düşük inilen değer 60, taş devri şartlarında yaşayanlar ve evrimsel yakınımız primatlara bakıldığında da kestirimsel “biyolojik normal” 60 mg/dL civarındadır. Tüm bunlar ilaçla bu kadar geniş bir kitlede bunların altına inilmesini meşrulaştırmaz. Varolan çalışmaların alt grup analizi, meta analiz-ekstrapolasyon illüzyonları da kesmez beni. Düşük LDL (ilaçtan bağımsız olarak) beyin kanamasıyla ilintilidir ve statinlerin çok da fazla olmayan istenmeyen etkileri dozla bağlantılıdır üstelik. Her neyse tamamen ve dikkatle okumadım kılavuzu, altta yatan açıklamaları yeterince incelemedim, bunlar ilk izlenimler. Sempozyum kardiyoloğu değilim ki; bu haftasonu Franz Lizst saçlarımı üfüre üfüre sunum yapmak üzere frengin kılavuzunu babam yayınlamışçasına içselleştireyim. Tabakhane misali sansasyonel çamur yetiştirmem gereken muayenehane-özel laboratuar vitrini web sitem de yok. Yapacak başka işlerim vardı; okurum zamanla. Yine de, yeni kılavuzu abartılı bulsam da; daha önceden damarsal olay geçirmiş insanlar ve şeker hastaları gibi yüksek risklilerde düşük bantta olsa da LDL’nin (çalışmalarla gösterilmiş ölçüde) düşürülmesinin ve birincil korumadaki kişilerde diğer risk faktörleriyle birlikte LDL’nin de kontrol edilmesinin yararı konusundaki olumlu kanaatim en az insanların aya gittiği ya da Karl Marx diye birinin yaşamış olduğuna dair olan kadar sağlam.

Maksadım ayrıntısıyla kolesterol tartışmasına girmek de değil zaten. Murat Tuzcu Milliyet’te dengeli bir kolesterol değerlendirmesi yapmış, merak edenler onu okuyabilir. Daha gayrı nizami bir sesten duymak istiyorsanız benim orda-burdaki yazılarıma talim edebilir, hem façam bozuk olsa da kalben solcu olduğuma uyanabilirsiniz.

Meramım müteveffa muharrir Kağan Aslanoğlu’nun isabetle temas ettiği “Kapitalistler kimyayı kullanıyor diye simyaya sarılamayız” (ya da öyle bir şey) düsturuna ermek. Ak sakallı bir zombi olarak rüyama girip de “sen klinik araştırmanın, kolesterolün COO’su musun (bilmiyor tabii kapitalist terimleri) niye her bir b.ku üstüne alınıyorsun ey fani!” demişliği de vakidir merhumun. Hoş kendisi de simya lafını çalıştığı alana tesadüf eden psikanaliz için söylemiştir, bizim alanımız damarsertliğinde sıkı bir Aydın Hoca’cı olagelmiştir, günahı boynuna. Öte yandan kolesterolün halkla ilişkiler müdürü olsam gerek ki; kafayı bozan bana dalıyor. Klinik araştırmada CEO olmasam da mütevelli heyetindeyimdir alemin; bir aracı kuruluş patronunun deyişiyle bu işe memlekette en çok emek verip en az kazanmış ademim.

Şimdi şunu merak ediyorum:

Biz –kolesterol muhipleri- diyoruz ki; kolesterolün, şekerin, insülinin, nikotinin, kan basıncının ve diğer bazı faktörlerin damarın iç tabakasına (endotel) toplam bir etkisi vardır, damarsertliğini (ateroskleroz) bunlar ilerletir, hepsiyle birden mücadele edilmelidir.

Ötekiler (ötekileştiriyorum bakın), yani “-tıptan- bağımsız uzmanlar” da diyor ki; her şeyin başı aşırı şeker (hatta meyva) alımına bağlı bir nevi çağımızın vebası olan insülin direncidir, gerisi hikayedir, kolesterol sümme haşa şeytan işi, tuzun zararı ise küfürdür.

Herşeyi bir kenara bırakalım, kılavuzları yazanlar bezirgan, klinik araştırmacılar firavun, makaleyi basan dergiler iblis, istatistik siyonist oyunu (ki Rutherford “eğer deneyiniz istatistiği gereksiniyorsa daha iyi bir deney yapmış olmalıydınız” buyurmuştur), modern tıp zaten şifa etmez, tepeden tırnağa cünup bir yalan yumağı olsun.

Ulen insafsızlar; bu bir tek kolesterol ile ilgili bilgiler için mi geçerli?

Şekerle, tansiyonla, sigarayla ile ilgili bilgiler nereden geliyor? Kutsal kitaplardan mı, yüksek matematik formüllerinden mi, Delfi mabedinden mi, Lenin’in el yazmalarından mı?

Tüm tanı ve tedaviye yönelik tıbbi kararlarımız son tahlilde epidemiyolojik olsun, prospektif olsun klinik araştırmalara dayanır. (Tevratta) Kayıda geçmiş ilk karşılaştırmalı “klinik deneme” de tesadüfe bakın ki bir beslenme çalışmasıdır. Kral Nabukadnazor Danyal’e et ve şarap önerir (teklif etmek anlamında, önce reklanmcıların, sonra beslenme gurularının yamulttuğu gibi tavsiye değil). O ise baklagil ve su ile yetinerek diğerini uygulayanlara kıyasla daha sağlıklı kalır. O gün bu gündür kuma üçgen çizerek ya da muhakeme yaparak değil, deneyerek karar veriyoruz. Kapitalizmin doğabozucu (denatüre edici) etkisine, endüstrinin kâr, hekimlerin mersedes, akademiklerin yayın-kariyer hırslarına rağmen ve koruyucu hekimlik önlemlerinin çok daha verimli olduğunu not düşerek, bu kusurlarının da farkında olduğumuz yolla son 15-20 yılda bile büyük ilerleme kaydedildiğini idrak etmek gerekir. Yok öyle tansiyonu benimseyip tuzun zararını dışlamak, şekeri zehir bilip, kolesterole inanmamak. Hem hangi çağda yaşıyoruz, inançla yürür mü bu işler -bizzat Sağlık Bakanlığı yetkilisi tarafından söylenmiştir-. Zaten neye inandıkları da karışık; nur kaynağı web sitelerinden birinde “tuz dost mu düşman mı” gibisinden bir yazı var. Bir onu okuyun, bir de yine orada tanıtılan taşdevri kitabının özetinde tuzla ilgili ne dendiğini. Hele böyle “özgür şef” kıvamında “2 avuç fındık kuşluk vakti tüketildiğinde pekliğe iyi gelir” nev’inden tavsiyeleri var ya, bunu hangi laboratuarda araştırdıklarını öğrenmeye hastayım. Fakültedeki hastalarını yönlendirdikleri özel laboratuarlarında değil kuşkusuz.

Sahnemiz tam olarak bir postmodern durum. Bir tarafta nedensellik, tarihsellik, bilim, aydınlanma (büyük anlatılar, hoşunuza giderse) bir kenara atılırken, öznellik, keyfilik, bütünsellikten kopuş hakim oluyor. İnsülin direnci denirken bilimsel söyleme başvuruluyor örneğin, ama tuzun vazgeçilmezliği eski yunan (ya da roma her neyse) dilinde deyimlere girmişliğiyle savunuluyor. Günlük tuz alımının batıda 9, bizde 18 gram olduğu, 6’nın altında kalması gerektiği vurgulanınca, insanın vücudundan tuzu kaldırmaya çalışıyor gibi oluyoruz. Oysa 3-4 gramın idare ettiğini biliyoruz. Hem bunun nesi ticari anlamıyoruz? Oysa tuz savunucusu Alderman’ın tuz şirketleriyle bağlantısı var! Bir taraftan otorite karşıtı bir yapınız varsa, “bunları söylüyorsunuz ama siz göğüs hastalıkları uzmanı, biyolog, çocuk beslenmeci, kimyagersiniz, deneyiminiz, çalışmanız var mı?” diye sorarken sanki “bütün bunlar benden sorulur” dermiş gibi tekelci, otoriter damgası yeme menziline girmekten endişe ediyorsunuz. Başlığa bak : “ Bilimsel araştırmaları kimler yaptırıyor?” Ticari, yanlı şu, bu değil; yekten bilimsel araştırma olumsuz bir kavram olarak kullanılıyor. Devlet üniversitesinde hoca mısın? Ha tamam taraflısın. Bilgi’de Milgi’de okutman, mokutmansan tamam, yetmez ama evet! Lütfen dikkatli bakın; durum maruz kaldığımız siyasi bulamaca paralellik göstermiyor mu? Bilim’i kutsayan, “bilim insanı” cübbesi giyen biri değilim ama size göre taraflıyım ulan, inadına bilim, inadına araştırma!

Hariçten gazel okumanın hafifliği de dadından yinmez elbette. Kolesterol tedavisinin yanlış yönlendirilmesiyle ilgili bir çok örnek yaşadık geçmişte, ama tevatürden bu yanına gelemiyoruz.

İşin komiği; metabolik sendrom, insülin direnci, bozulmuş açlık şekeri, bozulmuş glukoz toleransı da geniş ticari kullanımı olan kavramlardır. 2000’li yıllar (2000-2010 yani, 2000-3000 değil) , yeni diyabet gelişimini önlediği iddia edilen iki görece yeni anthipertansif grubunun şakır şakır yazılmasıyla, neredeyse tansiyonu olmayan insülin dirençlilere başlanmasıyla geçti. Metabolik sendromun gerçek bir sendrom olup olmadığı, bir pazarlama stratejisi olup olmadığı hala tartışılıyor. Burada ortaya atılan bel çevresi ve beden kitle indeksi ayrımcılığın sınırında dolaştırıyor insanları. Öğrencilerime vaka sorduğumda infarktüs geçirmiş mi, tansiyonu var mı öğrenmeden bunları bilmek istiyorlar. Metabolik sendrom bir çok ilaç için bir kullanım alanı olarak hem firmaların hem de acar klinikçilerin ağzını sulandırıyor.

Yazının başındaki “izleyici”m hiç şekere değinmediğimi söylüyor. Ne garip, şu sıra yürüyen 2 diyabet, 1 insülin direnci çalışmamız var. Bu günlerde gündemde yeni kolesterol ya da tansiyon ilacı yok, oysa şeker konuları epey revaçta. Yine kaderin tecellisi; yukarıda bahsettiğim antihipertansif iki ilaç grubunun diyabeti önleme/insülin direncini giderme furyası, iki endüstri destekli uluslararası klinik çalışmayla sönümlendi. Elbette maksat bunu bir endikasyon olarak tescilletmekti. Ne ki evdeki hesap çarşıya uymadı; ikinci çalışmaya ben de katıldım ve sonuçları da sunma imkanı buldum. Her nasılsa sonuçlar çok duyulmadı, sunumlar sönük geçti, camiada ilgi görmedi; ama insülin direncinin ilacı hala fiziksel aktivite.

Diyorum ki, daha akıllı olalım. Sazan gibi her üstten üfürene, beton bir ifadeyle iki kıytırık ecnebi neşriyatı, iki beylik fikri altalta dizenlere kapılmayalım. Lütfen şu “ulusalcı, cumhuriyetçi, yetmez ama evet” gerçek bükümüyle –aynı siyasi çizgidir demiyorum, zemin kayganlığı aynı- buradaki bilimkırıcılığı ve sonuçlarını bir karşılaştıralım. Bilgi herşeyden önce emek ve deneyimle oturur. Haziran başında ben de “ulan hiç işçi sınıfı tarafından yapılan devrim var mı acaba?” diye düşünmüştüm. Ama bu konuda yeterince çalışmadığımdan ve bunu kapatacak vaktim olmadığından durakladım. Sonra bu ortamda düşüncemin onaylandığını gördüm, yine de bir çıkarım yapmadım. Daha 6.5 fırın ekmeğe ihtiyacım var (kepekli). Bu hayatınızla ilgili bir şey de, kolesterolünüz değil mi? İnanın bana (çünkü bunu hakedecek kadar çalıştım) şekerin, tansiyonun, sigaranın yanında kolesterolü de ciddiye almazsanız bir de bakarsınız 45 yaşında sapasağlamken göğsünüzü tutuyorsunuz. En iyi ihtimalle gelsin anjiyo, gelsin stent...Tabii bütün akrabalarınız 100 yaşını geçmişse o başka.

Bir daha da kolesterol molesterol yazarsam. Bu siteye sanat-edebiyat diye girdik döndüğümüz kürkçü dükkanına bak! Bundan sonra ben de vasat edebiyat yazacağım, ilk gözüme kestirdiklerim de da yetenekli çizer çocukların günümüze taşıdığı Vedat Özdemiroğlu ve Nihat Genç.

Etiketler:

Son Paylaşımlar
Arşiv