Derin Su Mavisi


İnsanBU.com‘dan alındı

Öykü değil, sanat yazısı bu, yer yer siyaset de görülebilir, amman sunağa kurban gitmesin.

Sazan pankreas kanseri diye duymuştum Tamer’den, ya da ben öyle hatırlıyorum. Gidelim, görelim, kötüleşti, düzeldi, falan filan, hayat gailesine bağladık sonuçta. Turgut’u da tesadüf “New York’tayken uğrayayım da beni bara-caza götürür” kaygısıyla görmedim mi son kez? Hoş o p….nk hastalığını annesine bile haber vermemişti, iyi ki o tesadüf oldu da gördüm, Tamer’e bile söylememe sözü verdirdiydi. Herif neden sonra artık sona gelindiğinde öğrendiydi de apar topar gitti gördüydü, o arada kıvırdığım yalanları ben bilirim.

Benim kız Şenol’dan davul dersi alıyor, kulağı iyi, ritmi acaip, ama kız işte; gitara, klavyeye sardırmadı, vokale mi gitsin derken davul uydu her nasılsa. Dedim hele bir davulcu olsun, ben boş bırakırım, artık ister davulcuya, ister zurnacıya, doktora-mühendise varmasın da… Bu Şenol’la dükkanın (stüdyo demeye bazı şahitler isteyebilir) önünde sardığı tütünleri tüttürüyoruz kız içeride ter dökerken, o açtı konuyu tekrar. “Yahu Sazan için bir parti yapalım diyoruz, bir araya gelmece, alkol almaca, takılmaca, Tamer, sen, ben, Akın makın”. “Eyvallah” dedik, “ne zaman, nerde?”. Seyahate gittik geldik, bu arada Tamer’e sarmış bir iki bu, ama hareket yok. Nihayet yine dükkanın önünde çömelirken “Moruk, iyisi mi Tamer’e söyle, o yapar bu işi” dedi, doğrudur, Tamer görev adamı, ilettim talimatı, dün akşam gidiyor olduk.

Tamer’in perdesiz bir Squier bası var, babamın evde duruyordu, neleri durmuyor ki, bir de Squier gitar almış, midi bağlamış, ses modülü, mikseri, gitar anfisi bile bende. Aklımca eve bağlayacağım, çalışmalara gelecek ama nerde, bir o kadar ekipman da evinde var zahir. Bari basını geri vereyim, ağlıyordu ne zamandır diye arabayı aldım, yoksa ben flütü götürüyorum, attım sırt çantasına, metroyla gidebilirim. O müptezel flüt fıkrası da haksız bu bağlamda, atıyorsun sırt çantana, rahat. Hem havaya giremezsen “enstrümanım yanımda değil” diye yan çizebilir, çalasın gelince çantadan çıkarır, yılan olur, akabilirsin. “Oolum bi içki alalım şuna”, “herif pankreas değil mi, deli olma”, “yok be, kim söyledi, prostat ama kemik metastazı varmış”, “e o zaman prognoz o kadar kötü olmayabilir, siz gömmüştünüz neredeyse adamı”.

Levent’te pederin evde toplanmayı teklif etmiştim ama ekseriyat karşıda oturuyor, Moda’ya gidilecek. Akın Sazan’ı evden alıp getirecek, bir de eskiden beri KOAH’ı var bunun, bir türlü sigarayı bıraktıramadıydık o zaman, üstüne bu durum da binince yanında oksijeniyle geziyormuş. Şenol filan üçte orada olacaklarmış. Biz tabii üçbuçukta anca çıkabildik Çapa’dan, son anda bir bilirkişi yazısı geldi, sonbahar eğitim tarihlerini belirledik filan. Sen o saatte arabayla köprü trafiğine gir, daha Mecidiyeköy açıklarında kalan kilometre göstergesi sıfıra vursun, Moda’da ara sokaklarda adresi ara, Şenol ciğersizinin telefonu kapalı olsun, mecburen Sazan’a yönel, “yahu adam nasıl konuşacak, nefes darlığı” derken telefonda makine gibi saydırsın, hiç susmasın, Şenol stayla izbe bir yer ararken denize nazır janti bir apartuman çıksın karşınıza, kapıyı İngiliz lordu gibi, beyaz saçlı, uzun, yakışıklı bir tip açsın, adamın ev kıyafeti senin portföyündeki en şık kıyafet olsun; beyaz gömlek, siyah (kumaş!) pantalon, siyah sivri, süet pabuçlar! Paso manzaralı geniş salon, bakımsız biraz, bekar evi, solda piyano, Peavey filan iki kallavi anfi, sağa doğru bir sehpa, kanepe, kanepede Sazan, burnunda hava hortumu, yerdeki poşette tüp, önünde rakı bardağı kompozisyonunda, hiç gidici bir havada değil. Sehpanın önünde dev ekran televizyon, Jaco Pastorius vidyosu izleniyor, duvarın önünde bir Cort elektrik gitar (mavi) Fender gitar anfisi vee eski, neredeyse yanık izleri taşıyan bir Fender Jazz Bass, uğrunda ölünesi. Şenol yok, Akın yok. Bermutad satıştalar. Sanatçı onlar, belli sorumlulukları almama serbestileri var. Birinin karnı ağrıyormuş, öbürü çocuğu kaldıramamış. Zamanında Chet Baker kendini öldürmeden önceki belki de son konserinde bir sürü artistlik yapıp, kendi basçısı son anda gelmediğinden yerine çıkan Hakan Behlil’i sahnede bırakıp gittiğinde, kendisini yuhalamış, batik elbiseli Cumhuriyet Sanat birikimli, müziği duymayıp Murat Beşer gibi tiplerden okuyarak, sahnede “mor kaküllü şehzade” ucubelikleri arayan “hatun”lardan sanki oralara işemişiz gibi tepki aldıktan sonra kapı önünde sigara tüttüren Neşet Ağbi’ye “Abi ne iş bu herif?” diye yanaştığımızda “Çocuklar, bu gibi adamlar bizim koklayamadığımız kokuları koklarlar” cevabıyla apışmıştık.

Tamer, zamanında Sazan’ın kendisi için yaptığı telecaster formlu, az kasalı gitarını getirmiş, verdi; hafiften tıngırdatmaya başladı Tünel’in en iyi yerinde dükkanı varken, alıp satmak yerine, kendini gitar yapmaya veren, hem gayet iyi blues söyleyip, Eric Clapton’dan iyi çalan, 15 sene önce Tamer aracılığıyla verdiğim üç kuruş borcu unutmamış, bana yapmayı düşündüğü tam kasa perdesiz basa peşinat saymayı teklif eden aynştayn Sazan. Koltukların arkasından bir yerden neredeyse sarı bir ispanyol (klasik) gitar çıktı, Tamer de inceden eşliğe koyuldu. Biz sör Sahir’le birbirimize bakıyoruz, “doktor musunuz, aramızda on yaş var, çocuksunuz daha (!)”, kendince pahalı şarap almıştı bizimki sonunda, o içiliyor, ben votka. 15 sene önce basçılıktan kendini emekli ettiği ortaya çıkıyor majestenin, misafirliğe gitmiş çocuklar gibi en sonunda caz bası elime alıyorum, yarabbi 68 model bas, gitar anfisinden nasıl sesler çıkarıyor, Sazan fretboard’ı elden geçirmiş, teller sapa yapışık, cızırtı mızırtı yok, alt tellere hafifçe yüklenince tel çekilmiş (slap-pick/pop) gibi ses çıkıyor. Sazan hemen müdahale ediyor, blues çalarken çatlatmak yok. Derken bas Tamer’den de geçip asıl sahibini buluyor, The thrill is gone (B.B. King tarafından meşhur edilen, Roy Hawkins, Rick Darnell blues parçası).

Tamer’le ikimiz pek blues’a yatkın değilizdir, "senfonik” rock (Pink Floyd, Jethro Tull) dinlerken klasik enstrüman eğitimi alıp, “madem ki entellektüeliz, o halde caz çalmalıyız” diyerek herşeyde mükemmeli arayıp kasa kasa aramızdan erken ayrılan Turgut’un da gazıyla en verimli çağımızda Steps Ahead’dir, Weather Report’tur peşine düşmüş insanlarız. Bu ikisi gitarcı ve klavyeci olduklarından bayağı bir caz armonisi bilirler, tek sesli alet çalan ve yetişirken evinde değil piyano, teyip bile bulunmayan biri olarak benim ona da kafam basmaz. Ya klasikçi gibi önümde nota olmalı, oradan çalmalıyım, ya da toptan çingeneye bağlamalıyım, arası yok. Eskiden önüme ortalama bir Bach notası konduğunda daha önceden görüp duymamış olsam bile kitap okur gibi çalardım. Sonra caz işine girince gördüm ki bir süre devam eden akor seslerini yakalayabiliyor, melodiden ya da diğer müzisyenlerin sololarından çıkarak emprovize yapabiliyorum. Ama “re minör yedi bemol beşli” ya da “la frigian gamı” bana bir şey demiyor. Uzatmayalım, blues’da tipik pentatonik gamlar gidiyor, ben de iyi bir günümdeydim, flüt çıktı, sololar eni konu yürüdü. Hatta bir ara Locomotive Breath (Jethro Tull’a başlamak için çok iyidir) çalındı, hafif ritmi kaçırmakla beraber akorlara binerek eni konu söyledim, hatta hiç çalmadığım flüt solosunu bile bir nebze kıvırdım denebilir.

Ne zamandır bu kadar güzel ve daha önemlisi dengeli çalmamıştık, dinletebilmek isterdim.* Sazan bir çok plan yaptı, bir ayda bize armoniyi pratik olarak kullanmayı söktürecekmiş. Arada bir araya gelip çalacakmışız (bu arada şikayet ettiğim diğer grubu dağıtmak anlamına geliyor ki müstahaktır, orada meseleyi Tamirci Çırağı’na kitlemedeydik), hatta gruba isim de buldu: Enkaz. Yaş ortalaması 225/4.

Bir ara kanepede otururken döndü sordu damdan düşer, yerden biter gibi: “Komünist misin? Komünist değilsen yanıma oturma, ben komünistim zira!”

Bana sorarsanız; gecenin bir yarısı metroda yalnız bir genç kadın olmanın yanında, burnunda kanül, önünde rakı bardağı, blues söylemeye çalışırken tıkanıp, ağzına nefes açıcı sıkarak devam ederken bunları düşünmektir o ismi olmasa da girilen kavramsal, gönüllü tutsaklık.

O esnada şehrin caz hali yaşanıyordu bir yerlerde, müzisyenliği meslek edinebilmiş olanlar caz yeşili içinde arkadaşlarını satıp avantalarına bakıyor, sanat yapmayanlar sanatın elenikasını yazıyor, solcular yekdiğerinin hatasını arıyordu tutkuyla. Onların üstünde, yükseklerde bir kırlangıç hızla kanat çırpıyordu gök yüzünde, ve rüzgarlar nasıl gülüyordu tüm gün ve yaz gecesinin yarısı boyunca.**

Sanatın “kulinar” (yenebilir) bir şeye dönüştürülmesini (Brecht elbet), cazın ise memlekette düpedüz plazacılara servis edilen suşi haline gelmesini konuşalım bir ara, olur mu? Diyeceksiniz ki, “sen de bir sürü ekipman sayıyorsun, devrimci müzik bu değil, tüketim çılgınısın”. Oldu, bir halt çalmayı bilmeyip, İnti İlimani parçalarında arkada otantik perküsyon zımbırtısı sallarken body percussion gurusu olan arkadaşlara da sardıralım. Hem zaten bu kadar ivedi konu varken sırası mı bu kişisel yozlukların?

* yazıyı okuttuğum arkadaşım Kemal Baysal, "keşke okurken bu müzikler de dinlenebilseydi" dedi. Site teknolojisi izin verse yaparım, şimdilik meraklısına:

The thrill is gone, Help the poor, Riding with the king albümü, B.B. King, Eric Clapton

Locomotive breath, Aqualung albümü, Jethro Tull

Steps ahead, albümü hatırlamıyorum, Self portrait

Weather report, Heavy weather albümü (galiba), A remark you made

Çok solcular için: Jan Garbarek, Witchi tai to albümü, Hasta siempre

** kaynak yazacaktım ama protesto ediyorum

Son Paylaşımlar
Arşiv

© 2023 by Natural Remedies. Proudly created with Wix.com

  • b-facebook
  • Twitter Round
  • b-googleplus