Beyaz Adam


Fitarihinde Basel’de çalışırken Harry (Harpal Purba Singh) nam bir Sih arkadaşım vardı kulakları çınlasın, türbanı sakalı dışında gayet ingiliz bir şahıstı, Nairobi’de doğmuş, Liverpool’da tahsil etmiş, İndia’yı 18’inde görmüştü ilk kez. Biz bununla birahanelerde iki lafın belini kırarken lafı ortak şikâyet konumuz evropalılara getirir, “vayt men şöyledir, vayt men böyledir” der bir nevi Kızıl Bulut tadına koşardım. “Yaralı diz” i okuduysanız (Kalbimi Vatanıma Gömün diye vardır dilimizde) babanın Oturan Boğa ya da Geronimo’dan daha fazla göçmen amarıkalılara kök söktüren harbi bir Siyu şefi olduğuna uyanmışsınızdır. Kendisine Harpal demeye uğraştığım fakat asıl adına cevap vermeyen bu Heri en sonunda dönüp şekispir lisanıyla “Ulan beyaz adam beyaz adam diyosun, kendin beyazın önde gidenisin oolum” deyiverince bir afallama durumu oldu tabii. Övünülecek bişey değil ama göbek (o zaman yoktu) ile boyu bi kenara bırakırsanız benim faça gavurları andırır. Hani şu hanutçuların “abi biz seni İtalyan sandık” yalanı vardır ya, onun ötesinde Arjantin, Avustralya, Almanya gibi, Çin hariç dünyanın dört bir yanında adres, Mançesterde sanat müzesi, Barselonada 1000 kişinin arasında Katalan bilmemnesi, Amerikada direk tişört fiyatı sorulan umumi yeryüzü beyazı tipi. Oysa vatanım Beşiktaşta bile doğru dürüst yer bulamam, o da ayrı. Neyse uygun bir cevap veremedik, geçti. Gün geldi, bununla pin pon oynamaya şirketin spor tesisine gidiyoruz, velakin şirket Baselde, spor sahası Mülhouseda yani Fransada, sınır geçiliyor giderken. Her akşam futbol oynamaya yürüdüğüm sınıra yaklaşırken sair zaman bana ilişmeyen frenk aynasızları yanımda esmer vatandaşı farkedince üzerimize çullandılar. Heri kapı gibi British Passportu ibraz edince haç görmüş vampir gibi gerileyen bu zevat aslında sormadıkları lacivert TC pasaportunun kokusunu alınca haftalardır bonsuar mösyö olan beni derdest ederek yarım saat sorgu sual eylemesinler mi? Ama sonunda Cezayirli direnişçi edasıyla dönüp Britanyalıya “Asıl siyah kimmiş?” dedim ya, değdi.

İşte geçen bayram siz tatil yaparken Pariste Avrupa Kardiyolojideki konuşmamdan, Cenevredeki konsorsiyum sunumuma akarken aklımdan bunlar geçti. Baya gurur duyup havaya girmem gerekirken düşüncelere daldım. Batılı meslektaşlarımın onlarla temas ettiğim 20 küsur yıldır gözlediğim kendilerine, hayatlarına, sistemlerine güvenleri, hemen hiç değişmeyen tutumları, giysileri, takıntıları, Parisin o Afrikalıya, Asyalıya kesmiş metrosunda hala arabistanlı Lawrence havalarında pembe mabadlarını gezdirmeleri yıllardır olduğu gibi hasta etti beni. Evet onlardan biriydim değil mi? Slaytları dizmeme yardım eden kız ben İngilizceden almancaya dönerken “İstanbuuul yeess” (İstanbullular hep böyle yeşil gözlü ve karizma olurlar di mi?) dedi, İspanyolun hatasını, İtalyanın foyasını, Fransızın defosunu bulduk, değil mi? Yaa, o sırada aynı yerdeydik… Onlarınki kimlere ödeterek, seninki neler ödeyerek. Onlar yine sıcak işlerine, gölgesiz geleceklerine, çocukluklarından beri destekleyici, bilime, sanata, üniversiteye, tıbba-mıbba değer veren çevrelerine dönecekler. Sen?

Şu yazıyı yazmayı birbuçuk ay önce düşündüm, araya o kadar çok şey girdi, gündem o kadar değişti ki toparlamaya mecalim kalmadı, ham haliyle döküyorum önünüze.

Bir siyah, bir beyaz alıntıyla bağlayayım, zaten o renk akar kanımız;

Bir tanesi “White man can’t jump” diye bir filmin kendisidir. Wesley Snipes, Woody Harelson, sokak basketçisi bunlar, Woody beyaz, çaylak rolü yapıyor, Wesley siyahların yanına gidip “ulan şu salak beyazla bile alırım aklınızı” diyor, Woody uzaktan iyi yazıyor, parayı indiriyorlar. Ama yalnızken Wesley potaya basabiliyor (smaç), Woody beyaz, daha uzun olmasına rağmen bir türlü beceremiyor, ziya beyaz adam zıplayamıyor.

Diğeri de 80’lerde “Commitments” diye bir film vardı. Dublinde kenar mahalle tipleri bir soul orkestrası husule getiriyorlar ama pejmürdeler böyle, ne iyi çalgıcılar, ne faça var, ne de gençler ama oluyor bir şeyler. Saksofoncuları diğerine “I’m black and I’m proud of it” demeyi öğretiyordu. “Nası yani?”, “Yani ki, avrupanın en berbat yeri İrlanda, İrlandanın en berbat yeri Dublin, Dublinin en berbat yeri bu bizim mahalle, alemde bizden siyahı yok oolum! Siyahım, gururluyum.”

Şudur:

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime

Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime

Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime

Güfte, Beste: Kemani Serkis Efendi

Makam: Nihavend

***

Editörün hariçten gazeli

Müzeyyen Senar’ı beğenmeyene, Sadri Alışık‘tan (veya Banazlı İsmail‘den):

Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime

Kartallar Yüksek Uçar dizisi 1983. Yazar: Attilâ İlhan. Videoyu izlerken tamburda Erol Sayan‘ı mı görüyorum, unutmuşum, hatırlıyorum, sanki…

Ne Kanuni Serkis Efendi kaldı, ne Sadri Alışık, ne Çolpan İlhan, ne Attila İlhan. Şimdilik Müzeyyen Senar kaldı, Erol Sayan kaldı, ben ve Yağız Hoca kaldık, işte etrafta, çoluk, çocuk eş dost birileri daha kaldı, Nihavend de kaldı, ki o bizden daha fazla kalacak gibi görünüyor.

. . . önce kedi gidecek, kaybolacak suda sureti.

sonra ben gideceğim,

kaybolacak suda suretim.

sonra çınar gidecek,

kaybolacak suda sureti.

sonra su gidecek.

Güneş kalacak; sonra o da gidecek… Su başında durmuşuz.

su serin, çınar ulu, ben şiir yazıyorum, kedi uyukluyor, güneş sıcak…

çok şükür yaşıyoruz.

suyun şavkı vuruyor bize, çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

Yorumlar

1. Derya Senturk

31 Ağustos 2014, 9:53 AM

H. Aksu, H. Dönmez, M. Aydın, G. Zorer, M. Aydın, A. İzar, E. Duman, H. Tuğutlu, A. Elçioğlu, Yağız hocanın Derin Su Mavisi yazısını okumadıysanız bunu okuyun bari, özellikle Banazlı'yı dinlemeyi de ihmal etmeyin. Sevgiler.

2. Bülent Kargı

03 Eylül 2014, 11:23 AM

DERYA BEY, ŞİİR KİMİN, BU KADAR MI, DEVAMI VAR MI?

3. derya

03 Eylül 2014, 6:22 PM

Nazım Hikmet. Baş tarafından dahası var. “Nazım Hikmet, su başında durmuşuz” diye girerseniz internette bulabilirsiniz. Teşekkürler.

Etiketler:

Son Paylaşımlar
Arşiv